Yazılarım

Anı-Öykü Sayfası /

DEMİRTAŞ YANGINI

 

Artık yaz aylarının sıcağı iyice kendini göstermeye başlamıştı. Karaçam ağaçlarının yoğun olduğu ama yer yer meşe ve kayın ağaçlarının da boy gösterdiği bir orman içinde günlük işlerin başındayken telsizle talimat geldi. Komşu ilde büyük bir orman yangını çıkmıştı. Rüzgar çok şiddetliydi ve yangın kontrol altına alınamıyordu. Bölgedeki bütün ekiplerin derhal bu yangına sevk edilmesi gerektiğinden Kızılelma ekibinin de derhal yangın yerine hareket etmesi gerekiyordu. Kızılelma ekibi benim sorumluluğumdaki yangın müdahale ekibiydi. Hemen işi gücü bıraktık, bölgedeki Orman Muhafaza Memurları ve on iki kişilik yangın müdahale ekibini organize ettim, herkes hazırlandı. Eve bile uğramadan hep birlikte yangın mahalline hareket ettik.

Yangının olduğu bölgeye vardığımızda gördüğümüz yoğun duman, atmosferik koşullar ve manzara karşısında geçmiş yangınlardan edindiğimiz tecrübeyle işin oldukça ciddi olduğunu anladık. Bölgede sağlam bir telsiz trafiği işliyordu. Bizi hemen alevlerin olduğu bölgeye sevk ettiler.

Yangının ilerleme istikametinin yan taraflarında bir bölgeye girdik ve alevlerle mücadele eden diğer ekiplere katıldık. Öyle bir savaş sahnesi vardı ki; dozerler, arazözler, yangın işçileri, koşturmaca, alevler, bağırışlar, sesler, duman birbirine karışmış bir cehennem kargaşası yaşanıyordu. Aslında buna kargaşa dememek lazım, herkes yapacağı işi biliyordu neticede.. Suyun erişebildiği bölgelere su sıkılıyor, şaplaklarla küçük alevler söndürülüyor. Dozerler açık alan oluşturmaya çalışıyor, işçiler tırmıklarla, küreklerle yanan bölgeyle yanmayan bölgenin irtibatını kesmeye çalışıyordu.

Biz nispeten engebeli bir yerdeydik. Yokuş aşağı yokuş yukarı oradan oraya koşturmaktan adım atacak halimiz kalmamıştı. Alev, duman, köz, kül, is birbirine karışmış ve ekiptekilerin eli yüzü kapkara olmuştu. Zaman bize durmuş gibiydi, ama saatler hızla geçip gidiyordu. Susuzluk had safhadaydı. Herkesin yanındaki içme suyu tükenmiş, dili damağı kurumuştu. Karnımız acıkmıştı acıkmasına ama kimsenin açlığıyla uğraşacak hali yoktu.

Uzun uğraşlar sonucunda bulunduğumuz bölgeyi kontrol altına aldık. Bizden sorumlu müdür birkaç ekibi orada kontrol amacıyla tuttu ama bizim ekibi tepe yangının tehlikeli bir şekilde ilerlediği bir başka bölgeye sevk etti. Kendi de bize katıldı. Orman yolundan, yanmış ve hala dumanı tüten yerlerden geçerek söylenen yere vardık. Karşımızdaki yamaçta öyle bir cehennem yaşanıyordu ki, ağaç tepelerindeki alevler bir oraya bir buraya savrularak önüne geleni yakıp kül ediyordu.

Araçlardan indiğimizde müdür, şu yan yamaçtaki ara yoldan gidin ve o kısmı tutun dedi. O an bu talimatın on üç cana mal olabileceğini hissettim ve yerine getirmeyeceğimi söyledim. Şiddetli bir tartışma yaşandı ama kararımda ısrar ettim. O hengamede öyle bir yangın ortamı vardı ki, rüzgar her an yön değiştirebilir ve bize gitmemiz söylenen o yamacı silip süpürebilirdi. Ve gerçekten de 15-20 dakika sonra tepe yangını yön değiştirip o yamaca yöneldi. Kısa sürede orayı da yakıp geçti. On üç kişi kılpayı yanmaktan kurtulmuştuk.

Alevler tepe yangını şeklinde bizim bulunduğumuz mıntıkadaki sırtı aşıp yoluna devam etti. Biz yan cephede, dozerin açtığı şeritte bulunduğumuz noktada soğutma işine giriştik. İçme suyu tükenmiş, karnımız acıkmış bir şekilde; saatlerdir ayakta, çetin bir mücadeleden sonra bir nebze de olsa soluklanabilmiştik.

Telsizden kumanya geldiği anons edildi. Kumanya aracı bulunduğumuz yerden yaklaşık beşyüz metre aşağıdaydı. Ekibimizin en genç üyelerinden iki kişiyi kumanya ve su almaya gönderdim. Artık hava kararmıştı. İki eleman el fenerleriyle yürüyerek aşağıya kumanya noktasına indi ve bir saat sonra ellerinde kumanya poşetleriyle döndüler. İçecek su kalmamıştı. Kumanyalar yarım ekmek arasına domates ve peynir şeklindeydi; ama uzun süre önce hazırlandıklarından sıcakta domates ve peynir erimiş, ekmeğin hamuruna karışmıştı. Yenecek gibi olmamasına rağmen kumanyayla açlığımızı bastırdık. Artık susuzluğa dayanamayanlar arazözün dibinde kalan sudan içtiler.

Yangın mahalli olmasına rağmen ilk gece uzun ve serindi. Rüzgar hafiflediğinden yangının enerjisinin azaldığı telsiz konuşmalarından anlaşılıyordu. Her taraf külle kaplanmış bir halde ve yer yer içten içe yanan kütüklerin dumanı altında ekip olarak dinlenmeye geçtik. Ama ayakta ve uykusuz geçecek uzun bir gece bizi bekliyordu.

Geceyi kah ayakta, kah çömelerek; fırsat bulduğumuzda bir köşede gözlerimizi dinlendirerek geçiren ekibimizin tek umudu sabah olunca yangının kontrol altına alındığını duymaktı. “Tahminim en geç öğlen saatlerinde eve döneriz” dedim yanımdakilere… Ama yanılmışım. Sabah saatlerinde tekrar şiddetlenen rüzgar, tam olarak müdahale edilememiş dik bir vadide canavarı tekrar hareketlendirdi. Telsiz trafiğindeki artış ve telaş, mücadelenin tekrar başladığını gösteriyordu.

Ekip olarak aç, susuz yeni bir güne, yeni bir mücadeleye başlıyorduk. Sabah erkenden su ikmaline giden arazöz yeni gelmişti.. Saat 10 gibi yangın amirinden talimat geldi; bulunduğumuz yerdeki bütün ekipler 2-3 kilometre uzaklıktaki bir tepeye intikal edecek ve orada bulunan yangın şeridinde dozerlerle birlikte materyal temizliği yapacaklardı. Yeniden tepe yangına dönüşen düşmanın rüzgarla birlikte o yöne ilerleme ihtimali vardı.

Sabah kahvaltısı yapmadan herkes malzemesini topladı, arazi aracı ve arazözle birlikte söylenen yere intikal ettik. Kumanya o tepeye gelecekti. Alevlerle mücadele içindeki insanların yiyecek, içecek ihtiyaçlarının da giderilmesi zorunludur ama o hengame de her köşeye zamanında kumanya takviyesi yapılamadığı için ekip olarak aç bir şekilde materyal temizliğine giriştik.

Alevler bulunduğumuz noktaya paralel bir yöne doğru, gittikçe artan bir enerjiyle ilerliyordu. Bulunduğu bölgenin yakınındaki yamaçta ise yanan alanın enerjisi azalmış ve yangın kısmen örtü yangını haline dönüşmüş olduğundan, bu kısmı tutmak üzere yanıma altı kişilik bir ekibi alarak arazi aracıyla birlikte aradaki orman yolundan oraya hareket ettik. Vardığımız noktada yangının ulaşamadığı orman örtüsünü alevlerden ayırmak üzere çalışmaya başladık. Aradan bir saat geçmeden rüzgar yine yön değiştirdi ve geldiğimiz yolu birden bire alevler kapladı. Bu kez ben verdiğim kararla kendimizi tehlikeye atmıştım. Esen rüzgarla birlikte ateşin sıcaklığı yüzlerimize vurmakta, ateş üzerimize gelmekteydi.

Alevlerin çevremizi sardığını farkettim. Geldiğimiz yol güzergahı yer yer çatır çatır yanmaktaydı. Yolun üstünü ve diğer istikametini ise yangın daha önceden silip süpürmüş ama toprak hala sıcaktı, ağaç gövdeleri içten içe yanıyordu. Tek çaremiz yaya olarak yolun alt kısmına yanmayan yere orman içine doğru kaçmak gibi gözükmekteydi. Artık alevlerin sıcaklığını daha şiddetli hissediyorduk. Uçuşan küllerden ve dumandan gözlerimizi kısarak ilerleyip aracın etrafında bir araya toplandık. Orada hayatımın kararını verdim. Yanmayan yere yaya olarak kaçmak ateşin kucağına atlamak gibi olacaktı. Henüz dumanı tütse de yanmış sahaya kaçarsak en kötü ufak tefek yanıklarla atlatırız diyerek, şoföre “Aracı Çevir’” diye bağırdım. Aracın kasasında seyahat etmek kavrulmak demekti, herkes arabanın içine girmek durumundaydı ama kabin içi beş kişilikti, orada bizle beraber nereden geldiğini bilemediğim üç kişi daha vardı; elimizdeki bütün malzemeleri bıraktık, dokuz kişi kucak kucağa kabin içine doluştuk.

Yangının süpürüp geçtiği orman yoluna sürdük aracı süratle. Bir kırmızı tünelin içinden film şeridi gibi geçtik yüreğimiz ağzımızda; köz, alev, is, duman… Sonra tahmin ettiğim gibi yanmış alana çıkınca biraz ferahladı ortalık, arabayı durdurmadan kendimizi açıklık alana zor attık. Yine kılpayı kurtulmuştuk…

Orada 2 gece 3 gündüz alevlerle boğuştuk. Yangın kontrol altına alındıktan sonra soğutma işlemleri esnasında kül ve kömüre dönmüş ağaçların başında beklemek çok daha yorucudur yaşayan bilir. Uzun bir bekleyişin sonunda telsizden “Geri Dön” talimatı geldi nihayet ve toparlanıp evimize döndük.

Ertesi gün mahalli gazetede şöyle bir haber vardı; “Demirtaş yangını itfaiyenin, Jandarmanın ve köylülerin yoğun çabası ile söndürüldü!..” diyordu.

“Hay Sizin Gazeteciliğinize!..” dedim içimden…