Yazılarım

Anı-Öykü Sayfası /

BEDDUA

Asuman Hanım; kısa boylu, yuvarlak yüzlü, bir hayli kilolu, üç kız annesi bir kadındı. Sokakta yürürken iki kolunu yana açar, iki ayağını da yanlara atarak yürürdü. Bu yürüyüşü, Olimpiyatlardaki bir kadın gülle atıcısının gülleye doğru yürüyüşüne benzerdi tıpkı. Birazdan yerden bir gülle alıp fırlatacakmış hissine kapılırdınız. Yedi yıl önce  mühendis kocası Durul Gündüz Beye lojman çıktığında Keçiören’deki evlerini kiraya vermişler ve buraya taşınmışlardı. Kendi evleri; bu eski, iki odalı küçük lojmanın yanında saray gibiydi. Ama olsun; devir, hesap devriydi. Kira gelirini ikinci evi almak için bir kenara koyarız diye plan yapmışlardı.

Dahili telefon çaldığında  Asuman Hanım; kızları okula göndermiş, mutfakta kahvaltı masasını topluyordu. Telefon oturma odasındaydı, elindeki reçel tabağını buzdolabına koyarken ısrarla çalmaya devam eden telefona doğru “patlama geliyorum” diye seslendi. Telefonu açtığında karşı lojmanda oturan Mühendis Sefa Beyin karısının tiz sesi duyuldu.

 

“Hayırlı sabahlar” Asuman Hanım.

Ne kadar samimi olurlarsa olsunlar kurum lojmanlarında herkes birbiri ile hanımlı, beyli konuşurdu.

“Müsaitsen öğleden sonra Ayla Hanımlarla beraber sana çaya geleceğiz.”

Teklifi geri çevirmek için o anda uyduracak bir bahane bulamadı, “Tabi, müsaitim. Buyurun, beklerim Şükriye Hanım.” Diye cevapladı.

Bu aralar en küçük bir iş yapsa hemen her tarafını alevler basıyormuş gibi hissediyordu. Aşırı terlerdi böyle anlarda. Alnında biriken birkaç damla teri elinin tersiyle silerken gözleri oturma odasındaki dağınıklığa takıldı. Hemen toplamalıydı. “Evi dağınıkmış” dedirtecek değildi ya.

Asuman Hanımın kocası mühendis Durul Bey; karısından iki santim daha uzun, ama zayıfça, sessiz, adının hakkını veren durgun bir adamdı. Saçlarından başkaca dikkat çeken bir özelliği yoktu. Gerçi saçları kısayken herkes gibi normal bir kafaya sahipti. Dikkat çekmezdi ama saçları uzadığında düz saçlar kıvırcığa döner ve başının çevresinde bir top halini alırdı. Tıpkı bir laboratuvarda çalışırken dışarı fırlayan bir bilimadamının saçı gibi, ya da ne bileyim bir reklam filmindeki bonus kafa gibi… Bakmadan edemezdiniz. İsmini soranlara, bebekken çok hareketliymişim, durulayım diye bu adı vermişler derdi. Durul Bey, son zamanlarda ısrarla uzun saçla gezmeyi kendine huy edinmişti.

Asuman Hanım, oturma odasındaki akşamdan kalma çay bardaklarını, küçük kızın hırkasını ve diğer öte beriyi toplarken misafirlerini süpürülmemiş bir odada oturtamayacaktı doğal olarak. Süpürgeye başlamak üzere elektrikli süpürgeyi odanın ortasına getirdi. Fişi elektrik prizine takmasıyla birlikte lojmana taşınırken aldıkları, hortumundaki delikleri izole bantla kapattıkları eski süpürge son nefesini veriverdi. Hemen fişi prizden çekti ama aletten çıkan  yanık kokusu ve duman bir süre daha devam etti.

Alnındaki boncuk boncuk tere aldırmadan Asuman Hanım, hemen kocası Durul Beyi telefonla daireden aradı. Lojmanlarla kurumun çalışma ofisleri (daire) arasında yediyüzelli metre mesafe vardı. Durul bey, odasındaki diğer mesai arkadaşlarıyla bir dosya üzerinde çalışmaya başlayalı bir on dakika olmuştu.

“Çabuk yetiş. Süpürge arızalandı. Öğleden sonra misafirler gelecek…”

 “Şimdi ilgilenemem, işim var” dedi Durul Bey, kendinden beklenmeyecek bir sertlikte konuşmuştu.

 

Telefondan gelen bağırma sesini odadaki diğer mühendisler de az çok duydu.

 

“Bana bak godi kafa.. Çabuk eve gel. Süpürgenin hemen tamir edilmesi lazım.” 

Kızdığında kocasına “Godi Kafa” derdi Asuman Hanım. Ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu.

Durul Bey, geçmiş tecrübelerinden edindiği panikle Müdüre çıktı. Vaziyeti izah etti. Müdür kendisinden izin istenme işini, bulunduğu makamın önemine binaen en zor verilen kararlardan biri addeder, izin isteyeni önce süründürürdü. Ahiret sorgusundan geçen memur en sonunda istenen izni hep koparırdı. Durul Bey de aynı ritüeli yaşadı, zor bela birkaç saatliğine izin alıp eve koştu.

Süpürgeden gelen yanık kokusu motordan geliyor gibiydi. Motor yandıysa hemen yapılması zordu. Durul Bey; mühendislik okumuş adamdı. Bir elinde süpürge hortumu yerdeki elektrikli süpürgeye bakarak, durumu anlayıp teşhisi koymuş gibi;

“Bu ölmüş. Tamiri zor. Şimdi servise götüremem. Götürsem de çabuk tamir olmaz.” dedi.

 

Asuman Hanım canı burnunda;

“Bana bak adam, ya bunu hemen servise götür tamir ettir. Ya da git yenisini al” diye bağırdı.

Durul Bey eli sıkı biriydi. Hatta azıcık zorlasanız cimri bile diyebilirdiniz. Yenisini alma fikri bir anda cebini sızlattı. Süpürgeyi servise götürme işi daha cazipti, ama ona da gönüllü değildi.

“Götürürsün, götüremem…” Epeyce bir didiştiler.

Asuman Hanım süpürülmemiş bir odada Şükriye hanımın kinayeli bakışlarına maruz kalamazdı. Sonunda patladı;

“Allah belanı versin Godi kafa senin!..”

“Bana çabuk süpürge bul, misafirim gelecek…”

Durul Bey, istemeye istemeye süpürgeyi büyükçe bir çantaya koydu. Daireden çıkmadan önce vaziyeti anlatıp arkadaşlarından Emek, Seyran Sokaktaki süpürge tamir servisinin adresini almıştı. Oraya doğru yola çıktı.

Tamir servisinin kapısını açıp içeriye girdiğinde önce kimseyi göremedi, yüksek sesle “Kimse Yok mu?” diye bağırdı. Birkaç saniye sonra arka odadan asık suratlı biri göründü ve bıkkın bir sesle “Buyur Birader” dedi.

 

Durul Bey süpürgeyi çantadan çıkarıp tezgahın üzerine koydu, “Elektriğe takınca yanık kokusu geldi, çalışmıyor. Bir bakabilir misiniz?” Diye nazikçe sordu.

Tamirci süpürgeyi aldı, arka kapağı açtı, bir iki yeri kontrol etti. “Yetmiş lira masrafı var. İki saat sonra uğra al.” Dedi.

Durul Bey parayı duyunca biraz afalladı. Aletin yenisi üçyüz lira ya var, ya yoktu. Asuman hanımın beddua ederken ki yüzü gözünün önüne geldi. “Peki dedi, iki saat sonra uğrarım”. Süpürgeyi bıraktı.

Tamirci adam, şekeri yüzünden aniden sinirlenen tiplerdendi. Bir seksen boyunda, sürekli eğilmekten hafif kamburu çıkmış gibi dolaşan, az göbekli ve iri kemikli, yüzünde çilleri olan kızıl saçlı bir adamdı. Bir müşterisini dövüp yaralamaktan dolayı hapis yatmış, çıkalı da kırkbeş gün olmuştu. Sinirliydi, ama işinin ehliydi. Süpürgeyi tamire koyuldu.

Durul Bey, tamir için geçecek iki saatlik zamanı geçirmek üzere cadde boyu bir iki turladı. Birkaç markete girdi, çıktı. Ara sokaktaki küçük parkta bir banka oturup güvercinleri seyretti. Derken tamircinin verdiği süreyi doldurdu ve dükkana doğru adımlarını hızlandırdı.

İçeri girdiğinde selam verip; “Oldu mu bizim süpürge” diye seslendi.

 

Süpürge tamir olmuştu. “Hazır” diye cevap verdi kızıl saçlı adam. Tezgahın üzerine çantasıyla birlikte çıkarıp koydu süpürgeyi. Gerçi Asuman hanım, odaları komşudan aldığı ödünç süpürge ile süpürmüş, mutfakta poğaça yapmakla meşguldü. Durul Bey’in bundan haberi yoktu ama süpürgenin yapılmış olmasına içten içe seviniyordu. Cüzdanını çıkarıp, hafif yan döndü. Cüzdanındakileri kimse görmesin diye bunu hep yapardı. İçinden bir yetmiş lira çıkarıp tezgahın üzerine bıraktı. Süpürge çantasını eline aldıktan sonra “Hayırlı İşler” deyip dükkandan çıkmadı. Tamir edilen cihazdan çıkan arızalı bozuk parçayı istedi diye bir müşterisini dövmekten hapis yatmış kızıl saçlı tamirci adama,

 

“Çıkan parçayı verir misin?” dedi.

 

Cümlesini tamamlar tamamlamaz suratının ortasına gelen yumrukla neye uğradığını şaşırdı. Kızıl saçlı tamirci adam tezgahın üstünden atlar atlamaz yumruğu yapıştırmış, Asuman hanımın kocasını dövmeye başlamıştı. Durul Beyin bağırışlarını duyup yetişen komşu esnaflar, Durul Beyi tamircinin elinden zor aldılar.

 

Her tarafı yerlerde yuvarlanmaktan toz içinde kalmıştı. Üzerindeki tişört yarısı yırtılmış bir vaziyette, sol omuzundan aşağı sarkıyordu. Dudağı patlamış, burnu hafiften kanamıştı. Yoldan bir taksi çevirip Durul Beyi içine oturttular, “Süpürge” dedi bitik bir sesle. Süpürgeyi bulup yanına koydular ve taksiciye “Küçük bir münakaşa oldu. Problem yok. Abiyi evine bırakıver” deyip eve yolladılar.

Durul Bey, harap bir şekilde lojmanın kapı zilini çaldı. Asuman Hanım misafirler geldi diye telaşla kapıyı açtı. Karşısında elinde süpürge çantası, üstü başı toza bulanmış, yüzü gözü yara bere içinde, başı yana yatmış  Durul Bey’i görünce gülmekle şaşırmak arasında gidip gelirken Durul Bey ağzını açtı;

“Beddua etmesen iyiydi…”