Yazılarım

Anı-Öykü Sayfası /

66 SAAT

1983 yılının 17 Haziran Cuma günü, üniversite kampüsünde her zamanki sıradan günlerden biri yaşanmış ve akşam olmuştu. Ali Maksut, öğrenci yurtlarının denize bakan cephesinde, hemen yolun karşısında yer alan  yemekhanenin kapısında öğrencilerin sıraya girmeye başladığını odasının penceresinden görebiliyordu. On sekiz yaşına gireli üç ay olmuştu. Kuyruk uzamadan sıraya girmek ve  yemeğin sonuna kalmamak için odasından çıktı.

Yurtlarda kalan öğrenciler için üniversite yemekhanesinde, Pazartesi gününden başlayarak Cuma günü akşamına kadar hafta içi her gün öğle ve akşam yemekleri verilir, ancak hafta sonu bu hizmet durdurulurdu. Cebinde yemek fişi olan öğrenciler hafta içi iki öğün yemek yer, ancak Cumartesi ve Pazar günleri bu ihtiyacını kendi parasıyla karşılamak durumunda kalırdı. Bu nedenle kısıtlı bir parayla öğrenim görmeye çalışan öğrenciler yemek fişlerini aylık olarak önceden tedarik eder ve böylece hafta içi iki öğün yemeği garantiye alırdı. Bu öğrenciler ceplerinde kalan parayla da Cumartesi ve Pazar günlerini geçirmeye çalışırdı. Parası olmayan öğrenciler için hafta sonları zorlu geçerdi.

Ali Maksut buğday tenli, biraz zayıfça ama atletik yapılı; uzun yüzü ve biçimli burnuyla dikkat çeken yakışıklı, zeki bir çocuktu. Sol kulağı, biraz kepçe oluşuyla sağ kulağından ayrılırdı ama bu küçük kusur yakışıklılığına zerre etki etmezdi. Okuma yazmayı altı yaşında kendi kendine söktüğü için okula bir yıl erken başlatmışlardı. Liseden mezun olur olmaz da üniversiteyi kazanmış, bu nedenle yüksek öğrenime yaşıtlarından bir yıl erken başlamak durumunda kalmıştı. Kampüse adım attığında daha on yedi yaşındaydı.

Bir toplulukta “Ali Maksut Müderrisoğlu” diye adı okunduğunda isminden dolayı zengin, köklü ve asil bir aileden geldiği zannedilirdi. Oysa küçük bir memur ailesinin üç oğlundan biriydi. Annesi çalışmıyordu. Kirada oturuyorlardı. Babası Ali Maksut’un ülkenin öbür ucundaki bir üniversiteyi  kazandığını duyunca çok sevinmiş, ama yüreğinin ortasına kocaman bir ağırlık çökmüştü. Sıkıntısını kimseye belli etmemişti ama “Nasıl okuturum?” diye düşüne düşüne sabahı etmişti.

Hayat herkes için bir kapı açıyor ve bir şekilde sıkıntılar aşılıyordu. Devlet Ali Maksut’a üç aydan üç aya öğrenci kredisi bağladı. Abisi de yeni işe girmişti. Çok değildi ama borç harç bulabildikleri ve arttırabildikleri parayı O’na gönderdiler. İşte bu şekilde birinci sınıfı geride bırakmış, üniversitedeki ikinci yılına başlamıştı; mühendislik okuyordu Ali Maksut Müderrisoğlu.

Akşam yemeği için yemekhane kuyruğuna girdiğinde cırt cırtlı cüzdanındaki yemek fişleri yerinde duruyor mu diye bir kez daha kontrol etti. Küçük, sarı renkli, otobüs biletini andıran ama biraz daha kalın kağıttan yapılmış fişler oradaydı. İçi rahat etti, akşam yemeği yiyebilecekti çok şükür. Bugün tedbirsiz davranmış, sabah cebindeki son parayla fakülte  kantininden tost ve çay almıştı. “Keşke harcamasaydım paramı, Cumartesi gününü onunla atlatırdım” diye düşündü.

Yemekhanede verilen yemekler üç öğün olurdu. Yanında da meyve veya hazır tatlı verilirdi muhakkak. O akşam yemekte yoğurt çorbası, kıymalı patates ve salçalı makarna vardı. Yemek tepsisini aldıktan sonra tanıdık bir yüz aradı salonda, bulamayınca bir masadaki boş yere oturdu. Afiyetle yemeğini yedi. Ertesi günü düşünerek fazladan dört dilim ekmek daha almıştı.  Salondan çıkarken bu ekmek dilimlerini sağ eliyle arkasına saklama ihtiyacı hissetti. Oysa kimsenin umurunda değildi. Odasına çıktığında ekmek dilimlerini bir kağıda sararak dolabının en üst bölmesine koydu.

 

Öğrenci yurtları  birbirine bitişik beş bloktan oluşuyordu. İlk blok kız öğrenci yurdu olarak ayrılmıştı, diğerleri erkek öğrenciler içindi. Tipik öğrenci yurduydular işte. Yurtlarda kalan öğrenciler burada geçirdikleri üç dört yıl süresince gelecekleri için bol bol hüzün biriktirirdi. Hiç öğrenci yurdunda kalmamış birine anlatması uzun sürer, bu nedenle kısa keseceğim.

Ali Maksut’un dört kişilik odası yurdun üçüncü katındaydı. İkişer kişilik iki ranza, dört adet çelik dolap ve küçük bir masadan ibaret odada üç öğrenci kalıyorlardı. Oda arkadaşının birisi tıp öğrencisiydi, yatmadan yatmaya gelirdi odaya. Ailesi komşu ilde oturduğundan hafta sonları evine giderdi. Diğer öğrenci ise Eğitim Fakültesindeydi ama çoktandır odaya uğramıyordu. Bu hafta sonu odada kendinden başka kimse yoktu, yalnızdı.

Genç delikanlı ekmekleri dolaba sakladıktan sonra koridorun sonundaki çalışma odasında birkaç sayfa ders çalıştı o akşam. Ders faslı bitince aşağıya kantine indi, biraz televizyon izledi. Sınıf arkadaşlarından birkaçı bir masada sohbet ediyordu. Onların yanında oturdu biraz. Birisi çay ısmarlasa hayır demeyecekti, ama kimse ısmarlamadı. Aklından birinden borç istemek geçti, gerçi borç istemeyi dünyanın en utanç verici davranışı gibi görüyordu. Zaten borç isteyecek kadar samimi değildi hiçbirisiyle. “İyi akşamlar” diyerek masadan kalktı. Odasına çıkıp çizgili pijamalarını giydi, yatağına uzandı. Uyudu.

Cumartesi Günü sabahı koridorda bağırarak şakalaşan öğrencilerin gürültüsüne uyandığında kolundaki babasının eski “Hislon” saatine baktı. “Sekiz buçuk’ta ne bu gürültü?” diye mırıldandı uykulu haliyle. Öğlene kadar uyumayı planlamıştı. Ne kadar çok uyursa zaman o kadar çabuk geçecekti çünkü. Ama uyanmıştı bir kere. Dün akşam yediği yemeğin üzerinden on dört buçuk saat geçmişti. Kalkıp terliklerini ayağına geçirdi, koridor sakinleri tarafından ortak kullanılan tuvalet ve banyoya gitti. O zamanlar musluklardan su içilebiliyordu. Lavabodaki musluktan biraz su içti ve gidip tekrar yattı.

Uyandığında öğlen olmuştu. Dolabının diplerini,  kirli pantolonlarının ceplerini yoklamaya başladı. Hani bir bardak çay parası bulabilse, dört dilim ekmeğinin yanına katık edecekti. Bir şey bulamadı. Sakladığı yerden iki dilim ekmeği çıkardı. Biraz kurumuşlardı ama birkaç lokmada yiyip bitirdi, üstüne lavaboya gidip bolca su içti. Su bedavaydı nasıl olsa. Doymamıştı, ama midesindeki boşluğu su ile doldurmaya karar vermişti. Diğer kalan iki dilimi akşama saklaması gerekiyordu. Öyle de yaptı.

Yurdun alt katındaki kantine girip birine bakıyormuş gibi içeride dolaştı. Masalarda oturanlar içinde bir tane tanıdık bulamadı. “En iyisi sahile inip deniz kenarında dolaşıp zaman geçireyim” diye geçirdi içinden.

 

Yeşillikler içindeki üniversite kampüsü, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla yorgun düşmüş sahilden başlayıp hemen yükselmeye başlayan bir yamaçta yer alıyordu. Kampüs bölgesiyle Karadeniz sahilini boydan boya bir karayolu ayırdığından sahile inmek için kampüsü çevreleyen çit duvarı ve tel örgüleri aşmak, sonra da karayolunu geçmek gerekiyordu. Eski öğrenciler sahile ulaşabilmek için kampüsü çevreleyen tel örgülerde gizli bir geçit açmış, adına da aşıklar geçidi demişlerdi. Oditoryum binasının altında yalnızca öğrencilerin bildiği bu aşıklar geçidinden geçerek sahile indi, biraz yürüdü, sonra bir taşın üzerine oturarak uzun uzun Karadeniz’in hırçın dalgalarına baktı.

 

Zaman geçmiyordu; “Nasıl olsa yemek fişim var” diye avuttu kendini.

“Pazartesi öğlene kadar dayandım mı gerisi kolay…”

Ali Maksut, aç karnına Karadeniz’in hırçın dalgalarını izlemeye daha fazla dayanamadı. Geldiği yoldan kampüse geri döndü. İkindi olmak üzereydi. “Oruç tutuyormuş gibi düşün,” diye kendine telkinde bulunuyordu. Kalan iki dilim ekmeği güneş battıktan sonra yemeye karar vermişti. Odasına çıkmadan önce yurdun giriş katındaki tuvaletlere girdi, lavabodan biraz su içti. Kantine girmekten utandı nedense, odasına çıkıp yatağına uzandı. Ders çalışacak hali yoktu, gözünü kapattı.

Uyandığında güneş yeni batmış, yurt bölgesinin sokak lambaları yanmıştı. Geceleri yurtların önü ışıl ışıl olurdu, pencereden dışarıya baktı. Manzarayı boydan boya kaplayan Karadeniz hala seçilebiliyordu, odada tek başına uzaklardan geçen bir geminin ışıklarını izledi bir süre. Sonra dolabında kalan iki dilim ekmeği yedi. Lavabolara gidip midesi dolana kadar su içti.  Saatine baktı, daha akşamın sekiziydi. Açlık hissini bastırmak için su içmenin, başta işe yarasa da zaman geçtikçe açlığını daha da arttıracağını henüz bilmiyordu. Zaman, ancak uyursa çabuk geçiyordu. Tekrar uyumaya çalıştı.

 

Üniversite camisi yurtların hemen bitişiğindeydi. Bu nedenle sabah ezanı okunurken uykusu hafif olan öğrenciler mutlaka uyanırdı. Ali Maksut zaten sabah kadar yatağında dönüp durmuş; yarı uyur, yarı uyanık saatler geçirmişti. Bir ara rüyasında  “Meydan Lokantasına” gittiğini, garsonun masasına büyük bir tabakta “karışık” yemeği getirdiğini, tabağındaki yemekleri yerken kocaman yuvarlak kuru fasulye tanelerinin tabaktan kaçtığını, masanın altında onları yakalamaya çalıştığını görmüştü. Gördüğü onca rüya içinde bir tek bunu hatırlıyordu. Ezanı duyunca yatağında doğruldu. Aklında geçmişe, o ana, geleceğe dair hiçbir düşünce yoktu. Sadece midesindeki açlık artık iyice kendini belli etmeye başlamıştı. Gidip musluktan biraz su içti, yine yatağına uzandı. Keşke şimdi evde olsaydı, annesinden çiğ börek isterdi. Yanında da ayran, üstüne birkaç bardak çay; olmadı en sevdiğinden bir tepsi muhacir mantısı, tatlı olarak ta portakallı muhallebi… Odası o kadar sessizdi ki, kolundaki saatin mekanizmasından gelen sesi duyabiliyordu. Çok geçmeden uykuya daldı.

Pazar sabahı ortalık aydınlandığında  Ali Maksut çoktan uyanmıştı. Cuma akşamı yediği üç öğün yemeğin üzerinden 38 saat geçmişti. Pencere önünde bir yandan denizi seyrediyor, bir yandan da pencere pervazı üzerinde büyütmeye çalıştığı küçük “doğu ladini” fidanını sağ eliyle okşuyordu. Bu küçük fidanı teorik ders görmek için gittikleri fakültenin serasından almıştı. Yaz tatili gelip, eğitime ara verildiğinde memleketine götürecekti bu fidanı. Gözü gibi bakıyordu. “Hiç olmazsa sen aç kalma, gel su içelim,” dedi küçük konserve tenekesindeki fidana. Tenekenin ucundan kavradı,  birlikte tuvalete gittiler.  Önce ladin fidanını musluğun altına tuttu, sonra içebildiği kadar su içti. Yüzünü yıkarken “Keşke, cuma akşamı yemekhaneden biraz daha fazla ekmek alsaydım,”  diye hayıflandı.

Odasına döndüğünde, elindeki fidanı pencere önündeki yerine koymak üzere ilerlerken gözü pencere dışındaki boş çıkıntıya takıldı. Bir anda kafasında bir şimşek çaktı; bir bardak çay, çeyrek ekmek, ve belki bir dilim kaşar peyniri alabilecek kadar biraz para bulabilirdi. Şimdilerdeki gibi kutu meşrubat veya gazlı içeceklerin yaygın olmadığı o dönemlerde yurt kantinlerinde depozitolu cam şişeler içinde günlük süt satılır, bir çok öğrenci de bu sütleri içmek için odasına çıkarırdı. Daha sonra boşalan şişeler  depozitosunu geri alabilmek için çöpe atılmaz ve pencere dışındaki boşlukta biriktirilirdi.

Aklına gelen fikir şuydu;  yurttaki kapısı açık bütün odaları dolaşacak, eğer odalarda kimse yoksa ve pencerelerin dışında boş süt şişesi varsa onları toplayacaktı. “Çalmayacağım ki, ödünç alacağım” diye kendini avuturken aceleyle giyinmeye başladı. Heyecandan açlığını bile unutmuştu. O zamanın parasıyla bir ekmek 12,5 lira, bir adet boş süt şişesinin depozitosu 1 lira idi. Bir çeyrek ekmek için üç şişe bulması gerekiyordu. Ne kadar şişe toplayabilirse o kadar karnı doyacaktı.

Ali Maksut, hızlıca giyindikten sonra eline bir poşet geçirdi ve en üst kattan başlayarak yurttaki bütün koridorları dolaşmaya başladı. Her katta dört koridor, her bir koridorda yirmişer oda vardı. Kapısı açık ya da yarı aralık odalara bakmaya başladı. İçeride kimse yoksa kafasını kapıdan içeriye doğru uzatıp odaların pencereleri dışındaki çıkıntılarda şişe olup olmadığını kontrol ediyordu. Sabah saatleri olması nedeniyle kapısı açık pek oda yoktu ama pes edecek değildi. Bütün yurdu dolaşmaya kararlıydı. Nihayet üçüncü katta, son koridorun ortasındaki boş bir odanın penceresinde bir tane boş şişe gördü. Kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı, etrafı kontrol etti. Yakalanmaktan korkuyordu. Hızlıca pencereye yöneldi, pencerenin kolunu aşağıya doğru çekti. İlk seferde açılmadı, kalbi küt küt atarken ikinci denemesini yaptı, pencere kanadı bu kez açıldı. Şişeyi kaptığı gibi odadan çıktı. Koridor bomboştu. İçi rahatladı ama nefes nefes kalmıştı. Alt kata yönelmeden önce tuvalete girerek aynada kendine baktı. “Utanma, durumun iyi olunca getirir geri bırakırsın” diyordu aynadaki yansıması. Biraz su içti. Merdivenlere yöneldi.

Ara katların koridorlarında üst kattan daha çok kapısı açık oda vardı. Koridorlarda karşılaştığı öğrencilerle göz göze gelmemeye çalışarak ve pencereleri yoklayarak dolaştı tek tek bütün odaları.. Üç şişe daha buldu. Onları alırken ilk şişedeki gibi aşırı heyecanlanmamıştı ama açlıktan başı dönüyordu ara sıra. Yakalanma korkusunu bir kenara bıraktı, yakalanırsa direkt olarak açıkça “Parasız kaldım, kırk saattir dört dilim ekmek dışında bir şey yemedim. Şişelerin depozitosuyla yiyecek bir şeyler alacağım,” diyecekti.

Yurdun en alt katında bütün koridorları dolaşmasına rağmen bir şey bulamadı. Burası son şansıydı. Bu durum biraz canını sıkmıştı, ama yine de sevinçliydi. Bir çeyrek ekmek parası çıkmıştı. Midesindeki kazınmayı suyla bastırmaya çalıştığından biraz daha su içmek için son koridorun tuvaletine girdiğinde gözlerine inanamadı. Lavabonun birinin üstünde boş bir şişe kendisine bakıyordu. Hemen onu da alıp elindeki poşete koydu. Beş adet şişesi olmuştu. Beş şişe beş lira, ne büyük para o an için… Bir çeyrek ekmek, yanında da su bardağında iki liralık çay demekti bu. Hemen şişeleri paraya dönüştürmek için hızlı adımlarla kantine yürümeye başladı.

Kantinci Nihat, Ali Maksut’un uzattığı şişeleri görünce bir şey demesine fırsat vermeden;

“Kaç tane,” diye sordu.

“Beş” diye kısık sesle utana sıkıla cevapladı delikanlı. Yüzünün kızardığını hissediyordu.

 

Öğrencilerin “Nihat Abisi” kantinci Nihat, bu şişelerin ne anlama geldiğini biliyor gibiydi. Poşeti aldıktan sonra; “Para mı istersin, yoksa yerine bir şey mi alacaksın” diye sordu tekrar.

“Çeyrek ekmekle, bir bardak çay alayım” dedi Ali Maksut.

 

Siparişini almak üzere servis bölmesine hareket etti. Siparişler küçük plastik tepsilerle servis edilirdi kantinde. Çaylar ise büyük su bardaklarında verilirdi.  Bir iki dakika sonra kantinde çalışan çocuk, Ali Maksut’ un tepsisini uzattı. Tepside çeyrek yerine bir yarım ekmek, yanında da bir kocaman su bardağı çay vardı. Yarım ekmeğin içinde de büyükçe bir kaşar dilimi…

Ali Maksut şaşırmıştı, kantinci çocuğa “Benim mi?” diye sordu, aynı anda da Nihat Abisine baktı. Göz göze geldiler. Kantinci Nihat hafifçe başını eğdi, gülümseyerek;

“Afiyet Olsun” dedi.

Ali Maksut, “Teşekkür ederim” diye cevapladı ve içinde sevinç, elinde tepsi; hızlı adımlarla kantinin en dip köşesine doğru yöneldi, boş bir masaya oturdu. “Yediğim en güzel kaşarlı ekmek ve içtiğim en güzel çay” diye düşündü. Musluktan içtiği onca suyu ve dört dilim kuru ekmeği saymazsak kırk saat sonra midesine bir şeyler giriyordu. Saatine baktı. 1983 yılı, 19 Haziran Pazar sabahı… Saati 10:45’i gösteriyordu. Cuma akşamı yediği yemekten bu yana kırk saat geçmişti ama daha önünde yirmi altı saat vardı. Cebindeki cüzdanı çıkarıp, yemek fişlerine baktı.

“Açlıktan ölmem, su içer dayanırım...” diye mırıldandı kendi kendine.

Cüzdanındaki yemek fişleri sahip olduğu tek servetiydi.