Yazılarım

Anı-Öykü Sayfası /

KAMYONCU

     Hafta içi oldukça yoğun geçmişti. Yoğunluk derken bedenen bir çalışmadan söz etmiyorum. Masa başı işler, dosyalar, yazışmalar, projeler ve sunumların üst üste geldiği ve zihinsel yorgunluğa neden olan bir yoğunluktu bu. Bütün zorluklara rağmen hayata geçirmeyi başardığımız “Milliparklar Çocuk Tiyatrosu”na zaman ayırmasam sanırım zihinsel yorgunluğum çok daha fazla olurdu. Üç gün önce Ankara’nın epeyce dışında bozkırda bir köye gidip okulun salonunda çocuklarla buluşmuş, oyunumuzu oynamıştık. Hayatlarında ilk kez tiyatro oyunu izlemişlerdi. Çocukların yüzlerindeki mutluluğu kelimelerle ifade etmek kolay değil. Hele köyden ayrılırken bir çocuğun kostümlü oyunculardan birinin bacağına sarılıp, “Gitmeyin. Bir daha gelin” deyişini unutamam.

 

      İşte böyle bir çalışma haftasından sonra tatlı bir yorgunluğu geride bırakarak kendimi doğaya atmak iyi gelecekti. Eve iş götürmeyi bırakalı birkaç yıl olmuştu. Eve iş götürmeyince doğan boşluğu doldurmak için doğa fotoğrafçılığı işini bir hobiye dönüştürmüş hafta sonları fırsat buldukça araziye kaçar olmuştum.

      Ankara’da ağustos ayının sıcakları iyice hissediliyordu. Güzel bir pazar günüydü, erkenden kalkıp hazırlıklara başladım. Akşamdan arabaya yakıt ikmali yaparken her zaman yaptığım gibi şeker düşmesine karşı susam krokan, bisküvi ve su tedariğimi benzinliğin marketinden karşılamış, eve varınca da bütün pilleri şarj etmiş, fotoğraf makinemi ve objektiflerimi temizlemiştim. Hepsini özenle çantama yerleştirdim. Arazi kıyafetlerimi giyerek evden çıktım. Şehir dışına çıkmadan önce yol üzerindeki börekçiye uğradım. Bir porsiyon Karaköy böreği ve iki bardak çaydan oluşan kahvaltımı yaptıktan sonra yola koyuldum.

 

      Güzergahımın üzerinde otoyol kenarında Karayollarının ağaçlandırdığı yüksek bir tepelik bölge vardı. Bir kaç yıl önce bu tepeliğin üzerindeki düzlükte işlenmiş toprak nedeniyle yetişen bol çiçekli bitkilerin cazibesine kapılmış, arabayı yolun kenarına parkederek o bölgede çok sayıda kelebek fotoğrafı çekmiştim. Aklımda ilk olarak buraya bir göz atmak vardı.

 

      Bu tepelik bölge, dört gidiş dört gelişli, geniş bir otobanın kenarında, uzunca bir rampanın bitiş noktasındaydı ve bu tepe üzerinden aşağıdaki bütün araç trafiğini ve olan biten her şeyi geniş bir panorama halinde görmek mümkündü. Arabayı güvenli bir noktaya parkettim ve tepeye tırmandım. Hafif bir rüzgar vardı. Makro fotoğraf çekiminde rüzgar en son isteyeceğim şeydir. Aklınızdaki fotoğraf karesini net bir şekilde elde edebilmek zorlaşır. Rüzgara söylenirken çiçeklerin üzerindeki “Anadolu Melikesi” kelebeklerini görünce keyfim yerine geldi. Fotoğraf çekmeye başladım. Çiçekler arasında gezinirken aşağıda, otoyoldaki rampada olan biteni de görüyordum bu arada.

      Karşı şeritte olanlar dikkatimi çekti. Sahne şu şekildeydi. En aşağıda modelini seçemediğim beyaz bir binek otomobil yolun kenarına parketmiş bekliyordu. Rampanın ortalarında iki tane kadın gelen araçların park etmesine uygun bir noktada kamyonlara otostop çekiyor, duran olursa kamyona biniyorlar. Bir süre sonra kadınlar araçtan iniyor ve kamyon benim bulunduğum istikamete doğru yoluna devam ediyordu. Olan bitenden anladığım kadarıyla dünyanın en eski mesleği icra edilmekteydi.

     Kelebekler benim için çok daha cazipti doğrusu. Aşağıda olan biteni bir kenara bıraktım. Fotoğraf çekimine devam ettim. Birkaç çekirge, bir örümcek ve bolca melike fotoğrafladıktan sonra rüzgar nedeniyle daha fazla orada oyalanmak istemediğimden alandan ayrılmaya hazırlanırken tam karşımda karşı şeritte bir kamyon durdu. İçinden beyaz gömlekli, iri yarı, göbekli bir adam indi. Bana doğru bir koşusu vardı tarif etmek çok zor; bir iki dakika içinde otoyol şeritlerini ayıran bordürleri atladı, gelen geçen arabalara aldırmadan bulunduğum yere doğru tepeyi sanki birkaç adımda geçti yanıma geldi.

     Kan ter içinde “Param nerede?” diye bağırdı. “Ne parası kardeşim!.” desem ağız burun dalacak, o denli öfkeli…

     “Beyefendi, karıştırdın galiba…” dedim. Arazide kurum kimliğimi yanımdan ayırmam, iyi ki o anda da yanımdaydı. Çıkarıp kimliğimi gösterdim. O an aklıma gelen ilk yalanı salladım; 

     “Otoyol kenarlarındaki böcek popülasyonunu araştırıyoruz, o nedenle fotoğraf çekimi için buradayım” dedim. Elimde fotoğraf makinasını, arazi kıyafetini görünce yanlış kişiye geldiğini anlar gibi durakladı.

 

      “Biraz soluklanın” dedim. Ardından sordum. “Hayırdır, ne parası?”

      “Seni gözlemci sandım” dedi. Sonra anlattı; kamyonuna aldığı kadınlar nasıl yaptıysalar cüzdanındaki bütün paraları almışlar. Yola çıktıktan sonra farketmiş paralarının çalındığını. Beni tepede görünce onlardan biri sanmış, kamyonu durdurup hesap sormaya gelmiş.

     “Geçmiş olsun” dedim. “Aşağıda beyaz bir araba vardı. Bak şimdi yok. Muhtemelen senin parayı aldıktan sonra kaçtılar. İstersen polisi ara…” diye ekledim.

      “Kusura bakma hocam” dedikten sonra başka hiçbir şey demeden kamyonuna doğru tepeden aşağı indi. Arkasından baktım. İçimden “Bir kelebek uğruna az kaldı dayak yiyorduk.” diye geçirdim. Yoluma devam etmek üzere arabaya bindiğimde hala güldüğümü hatırlıyorum.